Cirolar Büyürken Sanayi Neden Zayıflıyor?

Türkiye’nin sanayi alanındaki en kapsamlı göstergeleri arasında yer alan İSO 500 ve İSO İkinci 500 araştırmalarının 2025 yılı sonuçları, uygulanan ekonomi politikalarının şirket bilançolarındaki etkilerini değerlendirmek bakımından önemli veriler sunuyor. Ortaya çıkan tablo, sanayinin yalnızca yüksek faiz ve zayıf taleple mücadele etmediğini gösteriyor. Ücret, enerji ve hammadde maliyetleri artarken döviz kurunun enflasyonun gerisinde kalması ihracatçıların rekabet gücünü zayıflatıyor. Finansman giderleri kârların önemli bölümünü eritirken sıkı maliye politikası ve kamu alacaklarının tahsilindeki katı uygulamalar likidite sıkışıklığını artırıyor. Enflasyonla mücadelenin gerekliliği tartışmasız. Ancak uygulanan politikaların sanayi şirketlerinin üretim, yatırım, ihracat ve istihdam kapasiteleri üzerindeki birikimli etkilerinin de yakından izlenmesi gerekiyor.

Cirolardaki büyüme ne kadar gerçek?

İSO 500 şirketlerinin üretimden satışları 2025 yılında yüzde 28 artarak 11,1 trilyon liraya ulaştı. İlk bakışta güçlü görünen bu artış, ortalama Yİ-ÜFE’den arındırıldığında yüzde 2,1’lik sınırlı bir reel büyümeye karşılık geliyor. İSO İkinci 500’de de üretimden satışlar nominal olarak yüzde 28,1 artarken reel büyüme yüzde 2,2’de kaldı. Bu sonuç, yüksek enflasyon dönemlerinde cironun tek başına şirket performansını açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Ciro yükselirken satış miktarı azalabilir, faaliyet marjı daralabilir, nakit akışı bozulabilir ve öz kaynakların reel değeri gerileyebilir. Bu nedenle nominal büyüklüklerden çok satış hacmi, reel kârlılık, işletme sermayesi ihtiyacı ve nakit yaratma kapasitesi izlenmelidir. İhracat verileri ölçeğin önemini daha açık ortaya koyuyor. İSO 500’ün ihracatı yüzde 8,4 artarak 104,7 milyar dolara ulaşırken İSO İkinci 500’ün ihracatı yüzde 0,3 gerileyerek 15,9 milyar dolarda kaldı. Büyük şirketler ürün çeşitliliği, marka gücü ve alternatif finansman kanalları sayesinde kur ve maliyet baskısını kısmen yönetebilirken orta ölçekli şirketlerde aynı baskı üretim, yatırım ve istihdam kararlarına daha hızlı yansıyor. Nitekim 2024 yılında İSO 500’de yer alan 26 şirketin 2025’te İkinci 500’e gerilemesi, sorunun kârlılık kaybının ötesine geçerek ölçek kaybına dönüştüğünü gösteriyor. Türkiye’de üretmenin maliyeti alternatif ülkelere göre yükseldikçe yatırımlar erteleniyor, üretimin başka ülkelere taşınması gündeme geliyor ve ithal ürünler yerli üretime göre avantajlı hâle gelebiliyor.

Faaliyet kârı finansmana çalışıyor

İSO 500’de faaliyet kârlılığı 2025’te yüzde 7,7’ye yükselse de son on yıllık yüzde 10,4 ortalamasının oldukça altında kaldı. İSO İkinci 500’de de faaliyet kârlılığı yüzde 7,7 oldu. Buna karşılık vergi öncesi kârlılık İSO 500’de yüzde 3,4, İkinci 500’de yalnızca yüzde 2,2 düzeyinde gerçekleşti. Asıl çarpıcı gösterge finansman giderleri. Finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı İSO 500’de yüzde 84,9’a, İkinci 500’de yüzde 86,7’ye ulaştı. Başka bir ifadeyle sanayi şirketleri 2 esas faaliyetlerinden kazandıkları her 100 liranın yaklaşık 85 lirasını finansman giderlerine ayırmak zorunda kaldı. İSO 500’de toplam borçlar yüzde 30,8 artarken öz kaynaklardaki artış yüzde 15,8’de kaldı. İSO İkinci 500’de ise borçlar yüzde 50,2 büyürken öz kaynaklar yalnızca yüzde 13,3 arttı; ayrıca 155 şirket zarar açıkladı. Büyük şirketler sermaye piyasalarına, grup içi kaynaklara ve alternatif finansmana erişebilirken orta ölçekli işletmeler faaliyetlerini giderek daha fazla banka kredisi ve sınırlı öz kaynakla sürdürmek zorunda kalıyor. Böylece sınırlı reel büyüme, daha yüksek borçluluk ve daha kırılgan bir sermaye yapısıyla finanse ediliyor.

Devreden KDV: Sanayiciden Hazine’ye faizsiz finansman

Sanayicinin işletme sermayesini daraltan unsurlardan biri de devreden KDV’dir. Bu tutar hukuken doğrudan Hazineden talep edilebilir bir alacak değildir. Ancak iade hakkı doğmadıkça nakde çevrilememesi, işletme kaynaklarının kamu sistemi içinde karşılıksız beklemesine yol açıyor. Şirketler bir taraftan Hazine’yi faizsiz fonlarken diğer taraftan işletme sermayesi için yüksek faizle kredi kullanıyor. İSO 500 şirketlerinin devreden KDV’si 2021’de 23,6 milyar lira iken 2022’de 49 milyar liraya, 2023’te 66,8 milyar liraya ve 2025’te 120 milyar liranın üzerine çıktı. Dört yılda yaklaşık beş katına ulaşan bu tutar, İSO İkinci 500 ile birlikte 2025’te 142 milyar lirayı aştı. Finansmana erişimin zor ve pahalı olduğu bir dönemde devreden KDV, vergi tekniğinin ötesinde ciddi bir işletme sermayesi sorununa dönüşmüş durumda. Yurt içi asgari kurumlar vergisi de teşviklerin nakit etkisini etkiliyor. Yatırım, üretim veya ihracat teşvikinden yararlanılması artık her zaman aynı ölçüde vergi avantajı sağlamayabilir. Bu nedenle özellikle borçla finanse edilen ve geri dönüş süresi uzun yatırımlarda normal kurumlar vergisi ile asgari kurumlar vergisi birlikte projeksiyona dâhil edilmelidir.

Hem politika bileşimi hem şirket stratejileri yeniden düşünülmeli

Sanayideki sıkışma; yüksek faiz, değerli TL, zayıf talep ve artan maliyetler başta olmak üzere birçok unsurun birleşik etkisinden kaynaklanıyor. Ekonomi politikalarında üretim, yatırım ve ihracatı gözeten daha dengeli bir bileşime ihtiyaç bulunurken şirketlerin de kontrol edebildikleri alanlara; maliyet, verimlilik, nakit akışı, borçluluk ve vergi yönetimine daha güçlü biçimde odaklanmaları gerekiyor. Sıkı maliye politikasının etkisi kamu alacaklarının tahsilinde de görülüyor. Nakit akışındaki geçici bozulmalar vergi ve SGK ödemelerini güçleştirdiğinde e-haciz uygulanması ve banka hesaplarının bloke edilmesi, işletmenin faaliyetini sürdürmesi için gerekli likiditeyi daha da azaltabiliyor. Kamu alacağının korunması elbette gerekli. Ancak üretim, ihracat ve istihdam kapasitesini sürdüren işletmeler için ödeme kabiliyetini ortadan kaldırmayacak, mükellefin durumuna göre farklılaştırılmış tecil ve tahsilat modellerine ihtiyaç var. Devreden KDV stokunu azaltacak mekanizmaların geliştirilmesi ve yatırım teşviklerinin asgari kurumlar vergisi karşısındaki etkinliğinin korunması da sanayiye nefes aldıracaktır. 3 Ancak çözümü yalnızca ekonomi politikasındaki değişikliklerden beklemek de gerçekçi değil. Faizlerdeki olası düşüş rahatlama sağlasa da aşınan öz kaynakların güçlendirilmesi ve artan borçların azaltılması zaman alacaktır. Bu nedenle önümüzdeki dönem, her koşulda büyümeye çalışmaktan çok işletmenin dayanıklılığını koruma dönemi olmalıdır. Şirketler hangi ürünün, müşterinin ve pazarın gerçekten değer yarattığını belirlemeli; yalnızca ciroya değil katma değere, nakit üretimine ve işletme sermayesi ihtiyacına bakmalıdır. Yeterli katkı sağlamayan faaliyetlerden çıkılması, gerektiğinde kapasite ve organizasyonun kontrollü biçimde küçültülmesi değerlendirilmelidir. Çünkü bazı durumlarda büyüme, stok ve alacakları artırarak finansman yükünü ağırlaştırabilir. Enerji ve hammadde kullanımını azaltan, süreçleri sadeleştiren, kapasite kullanımını artıran ve birim maliyeti düşüren verimlilik yatırımlarına öncelik verilmelidir. Ölçü yatırımın büyüklüğü değil, nakit akışına ve rekabet gücüne somut katkısı olmalıdır. Finansal yönetimde nakit akışı, borç vadeleri, kur pozisyonu, stok ve alacak devir hızları ile kamu borçları birlikte izlenmelidir. Borçlanma kararları faiz oranının yanı sıra vade uyumu, kur riski, teminat yapısı ve vergisel sonuçlarıyla değerlendirilmelidir. Vergi yönetiminde, KDV iade imkânları, teşvik olanakları, teşviklerin asgari kurumlar vergisi sonrasındaki gerçek getirisi, finansman gider kısıtlaması, borçlanmanın vergisel sonuçları ve kamu borçlarının tecil olanakları önceden projeksiyona alınmalıdır. Vergi planlaması, nakit akışı ve yatırım kararlarıyla birlikte yürütülen aktif bir yönetim fonksiyonuna dönüşmelidir. İSO verilerinin mesajı açıktır: Enflasyonist bir ekonomide ciro büyürken şirket küçülebilir, kâr artarken sermaye yapısı zayıflayabilir ve ihracat sürerken rekabet gücü aşınabilir. Sanayici için temel hedef, nominal büyümeden önce nakit üreten, verimli ve finansal açıdan dayanıklı bir işletme yapısı kurmak olmalıdır. Sanayinin bilançosundaki sorun yalnızca sanayicinin değil, Türkiye’nin büyüme, istihdam, ihracat ve teknoloji kapasitesinin geleceğine ilişkin bir sorundur.